DİLEK BİRDİNÇ KUTZLİ

 

______________________________________________________________________________________________________________________________

Foucault’ya Göre İktidar Analizi ve Modernitenin Bedene Yansımaları

©dilek birdinç kutzli 2012

 

 

 

 

Foucault’ya Gore İktidar Analizi ve Modernitenin Bedene Yansımaları Modernite projesi, donemindeki aydınlar tarafından oldukca fazla elestiri aldığı gibi, son yuzyılın dusunurleri tarafından da olumsuz yonleriyle elestirilmektedir. Modernitenin insanı ozgurlestirmeyi amaclar gibi gorunurken, belki de sinsice kurmaya calıstığı iktidarın, toplum ve bireyler uzerindeki etkisine yuzyılımızın onemli dusunurlerinden Michel Foucault da calısmalarında genis yer vermistir.

Dusunurun modernliğe getirdiği elestirilerden bahsetmeden once, genel olarak iktidar kavramına yaklasımının ne yonde olduğuna değinmek gerekecektir. Foucault, devlet aygıtının onemini yadsımamakla birlikte, iktidar kavramını yalnızca devlet aygıtı sorunu, yonetici sınıf, hegomanik kastlar sınıfına gonderme yapmak icin kullanmaz. Devlet aygıtının dısında, ustunde, yanında cok daha kucuk duzeyde islev goren iktidar
mekanizmaları olduğunu belirtir. Bireylerin gundelik davranıslarında bedenlerine varıncaya kadar uzerlerine isleyen, giderek daha da incelen, tum mikro-iktidarlar dizisine gonderme yapar.
Foucault’ya gore, iktidarın islevi sadece bastırmak, engel cıkarmak, cezalandırmaktan ibaret değildir. İktidar, yalnızca sansur, dıslama, engel, iceriye atma kipiyle isliyor olsaydı, yani yalnızca negatif bir bicimde isliyor olsaydı cok dayanıksız olurdu. İktidarın gucu bilgi duzeyindeki ve arzu duzeyindeki pozitif etkilerinden kaynaklanır. Arzuyu ve zevki kıskırtarak, bilgiyi ureterek, bastırma ve engelleme yoluyla, cezalandırmaktan cok daha fazlasını yapmayı amaclar; iktidar bedeni calıstırır, davranıslarına nufuz eder, arzu ve zevkle ic ice girer. Oyle ki, iktidardan kurtulmak cok
zordur.

Foucault, modern donemin beden uzerindeki etkilerini arastırırken, gozlemlerini toplumda normal dısı olarak kabul edilen bireyler uzerine yoğunlastırmıstır. Ayırt edilen kisiler uzerinde yapılan gozlemler, bize modernliğin bireyler uzerinde nasıl islediğini net bir bicimde gosterir. Daha oncede belirtildiği uzere 18. yuzyıl ozgurlesmeyi amaclamıstır. Fakat, Foucault bunu “guvenlik bolgelerinin yerlestirilmesi” olarak tanımlar. Guvenlik bolgelerinin yerlestirilmesi iktidarın bedenleri kusatması anlamına gelir. 18. yuzyıldan 20. yuzyılın basına kadar iktidarın bedeni ağır, etkili, sabit, titiz bir sekilde kusatması gerektiğine inanılmıstır. Okullarda, hastanelerde, kıslalarda, atolyelerde, sitelerde, konutlarda, ailelerde rastlanan korkunc disipline edici rejimlerin kaynağı budur .

Modern donemden biraz daha geriye giderek, monarsi iktidarı altındaki feodal toplumlarda bedenin cezalandırılma bicimlerine baktığımızda, suclunun bedeninin bir tiyatro sahnesini andırırcasına, halkın onunde bedene cesitli iskenceler yapılarak ıslah edilmeye calısıldığını goruruz. O donemde, sucluların cok kucuk bir kısmı yakalanabiliyor, yakalanan suclular halka gozdağı vermek ve potansiyel sucları
engellemek amacıyla herkesin gozu onunde cezalandırılıyordu.

Fakat, 17. yuzyılda Avrupa’da cok onemli bir değisiklik meydana gelmistir. Bu değisim surecinde meydana gelen en onemli olayı Foucault, “Deliliğin Tarihi” adlı ilk onemli eserinde “buyuk kapatılma” olarak adlandırmıstır. 1656 yılında Paris’te kurulan Hopital general (genel hastane) adında bir kurumda, birkac ay gibi kısa bir sure icinde Paris nufusunun azımsanmayacak bir bolumu (uc yuz bin nufusun en az altı bini)
gozetim altına alınmıstır. Ama Foucault’ya gore, Hopital general’in, isleyisi ya da amacı bakımından hicbir tıbbi dusunce ya da amacla ilgisi yoktur. Tersine bu kurum o donemde Fransa’da orgutlenmekte olan monarsik ve burjuva duzenin onemli bir parcası, hatta makamıdır. Kapatılanlar ise, deliler, hastalar, fakirler, escinseller gibi farklı ozellikler tasıyan karısık bir gruptur. Bu gruba ait olanların bir ortak ozelliği;
bedensel ozurlu oldukları icin ya da baska nedenlerle calısamayan ya da calısmak istemeyen, sabit isi ya da evi olmayan yersiz yurtsuz insanlardır ve baslangıcta hicbir ayrım gozetilmeden aynı yere kapatılmıslardır. Foucault, bu kapatılma surecinin arkasında yatan nedenin doğrudan doğruya ekonomik ve siyasi bir neden olduğunu one surer: Buyuk bir ihtimalle, İspanyol ekonomisinde meydana gelen bir kriz sonucunda Batı dunyasını etkisi altına alan ve ucretlerin dusmesine, issizliğe ve para kıtlığına neden olan ekonomik bir kriz.
Kapatılma, oncelikle ekonomik kriz anında ac kalan issiz ve aylak kesimin baskaldırma tehlikesine karsı guvenli bir onlem almak ve kapatılmıs olanların kriz gectikten sonra ucuz ve kolay denetlenebilir bir isgucu olusturmak gibi ikili bir islevi yerine getirecektir .
Bu anlamda 18. yuzyıla kadar, bireyleri sınıflandırarak ayrıstıracak ve kapatacak akıl hastanesi, hastane ya da hapishane gibi modern kapatılma kurumlarının var olmadığı dikkati ceker. 17. yuzyılda meydana gelen bu onemli değisim uzun sureli bir kapatma ya da cezalandırma mekanı olarak hapishane kurumunun temelini atmıstır. Etkin bir onlem olarak kapatmaya ancak kapitalizm, issizlik ya da el emeği gibi
sorunlarla karsı karsıya gelindiğinde ve 17. yuzyıl Avrupa toplumları (Fransa, İngiltere, Almanya vb.) buyuk isyanlarla tanıstığında basvurulmustur.

17. yuzyılda baslayan bu kapatma pratiğinde, 18. yuzyıl sonu ve 19. yuzyıl basında, yani Fransız Devrimi doneminde onemli bir değisim meydana gelmis ve kapatılanlar icinde ayrım yapılmaya baslanmıstır. Akıl hastaları tımarhaneye, genclerıslahevlerine, suclular hapishaneye kapatılmaya baslanır (Foucault, 2005b:13). Yine bu donem, kapitalizmin ihtiyac duyduğu emek gucunun kaynağı olan insan bedeni ve bu
bedenin sahip olduğu uretim gucunun doğrudan doğruya ekonomik ve siyasi mudahalelerin nesnesi haline geldiği donemdir.
Ekonomik tasarruf amacıyla olusturulan bu kurumlar giderek verimsiz ve pahalı hale gelmistir. Foucault, olumsuz sonuclarına rağmen soz konusu kurumlarda nicinısrar edildiği konusundaki sorgulamasını, kapatma pratiğinin guclu bir toplumsal denetim sağlaması ve kapitalizmin ihtiyac duyduğu isgucunu uretmek icin gorunurden cok daha ince ve etkili bir islev yerine getirmesi olarak yanıtlar (Foucault, 2005b:14).
Emek gucunu fiilen uretken hale getirilebilmek icin kullanılan eski tekniklerin (hapishane, ıslahevi, akıl hastanesi, askeri kısla gibi kurumların zorlayıcı yonetmenliklerini ornek alan buyuk fabrikalar) asırı pahalı ve etkisiz hale gelmesiyle birlikte yeni bir teknik gerekmistir. Foucault’ya gore bu yeni teknik kapitalist uretim biciminin gerektirdiği disiplin ve uysallığın insanlar tarafından benimsenip icsellestirilmesine ve gonullu olarak uygulanmasına dayanır. Boylece 18. yuzyıl sonunda Avrupa’da ortaya Foucault’nun “disiplinci iktidar” adını verdiği yepyeni bir iktidar turu cıkmıstır. Bu iktidarın uysallastırma ve verimli hale getirme yontemi ise siddet ve bedensel zorlamayı değil, insanlara belli oznellik
bicimlerinin dayatılmasını esas alan daha etkili bir sistemdir. Ayrıca gozetleme dizgesine dayanan bu yeni iktidar tipi, daha az maliyetle
isleyebilecek bir sistemdir.

Panoptikon

Gozetleme dizgesine dayanan disipline edici iktidarı mimari bir yapı ile butunlestirerek Foucault’nun da calısmalarına esin kaynağı olusturan, 1791 yılındaki cezaevi projesi ile Jeremy Bentham olmustur. Toplumsal fayda dusuncesinden yola cıkan cezaevi onerisi panoptikon, “normal” olmadığı varsayılan toplumun dısına itilmis bireyleri, sosyal durumları ve toplumsal iliskileri “ıslah” etmeyi amaclamaktaydı . Bentham’a gore (Evans, 2000:75) herhangi bir tutukevinin etkili olabilmesi icin sağlanması gereken en onemli kosulların basında “ıslah” geliyordu.
O’na gore, gozetlemeye dayalı bu mimari program, maneviyatların ıslah edilmesi, sağlığın korunması, endustrinin guclenmesi, eğitimin yaygınlasması ve kamunun omuzlarındaki yukun hafiflemesini sağlayacak kadar etkili bir programdı.

Her sosyal proje gibi Bentham’ın onerisi de mekansallasmayı on kosul olarak koyuyordu. Bentham’ın tasarımlarına gore yapı su sekilde bicimlenecekti: Cevrede, halka seklindeki bir binanın tam ortasında bir kule yer alacaktır. Cevre bina hucrelere ayrılmıstır ve hucrelerin her biri bina boyunca derinlemesine uzanır. Bu hucrelerin iki penceresinden biri iceriye doğru acıktır ve bu kulenin pencerelerine denk duser, diğer
pencere ise dısarıya bakarak, ısığın hucreyi bir bastan bir basa katetmesini sağlar. Karanlıkta kalan merkezi kuleye yerlestirilen gozcu tamamen aydınlatılmıs ve her birine bir kisinin dustuğu hucreleri yirmi dort saat rahatca gozetleyebilecektir. Karanlık, denetleme yetkisi kendisine verilerek guclu kılınmıs gozcuye mutlak bir egemenlik tanır. Tutuklular ise surekli aydınlığa ve gozcunun gozetleme keyfine mahkum edilir. Denetlenenlerin, surekli gorulebilirliğin yarattığı psikolojik baskı ile suc islemeye karsı isteksiz hale getirilmesi, ahlaklı olana yoneltilmesi amaclanmıstır. Bunun yanında Bentham’ın tasarımlarına bakıldığında, mekansallasma ile uretkenlik arasındaki iliski dikkat ceker. Sucluların verimliliği oncelikli olarak amaclanmıs ve hucreler buna gore duzenlenmistir. Disiplin altına alınarak sınırlandırılan beden, (hucrelere yerlestirilen dokuma tezgahı, marangoz tezgahı gibi calısma uniteleri ile) aynı zamanda uretken hale getirilmeye calısılır. Cunku kapitalizm
ve onun bekcisi burjuva sınıfı, bedenden en etkili bicimde verim almayı ve uretkenliğin sınırlarını zorlayan ya da bu sınırların dısında kalan ozneyi, devletin araclarıyla yola getirmeyi amaclamaktadır.

Panoptikon, 18. yuzyılda tekil yapıya indirgenmis disiplini sağlayan, surduren bir tur mekansal onerme olarak değerlendirilebilir. Aslında, Bentham’ın o donemdeki tasarıları, gozetim aracılığıyla toplumsal denetimi sağladığı varsayılan mimari program ile sınırlı değildi. Bentham sadece bireyleri değil, butun bir cemaati, mahalleyi, hatta kasabayı denetim altına alacak buyuk olcekli planlar yapmıstır. Toplumsal denetimi
“saydamlık” teması aracılığıyla isleyerek ve toplumu bir butun olarak gorunurluğe ulastırarak panoptikonun kentsel olcekte mukemmellestirilmesi amaclanmıstı.

Sonucta, ne panoptik mimari bir yapı olarak tasarlanan hapishane binası insa edilmis, ne de panoptikonun buyuk olcekte gozetleme sistemi aracılığıyla amaclanan kusursuz, suctan arınmıs kentler 18. yuzyılda yaratılabilmistir. Panoptisizm, mimari yapıya indirgenerek denetlemeyi amaclayan yapısından cok daha etkili olan islevi, temelinde yer alan her seyi gozetleme dusuncesiyle, ilerleyen donemlerde iktidarın en
onemli esin kaynağı olmus ve tum Batı’yı etkisi altına almıstır.

Foucault’ya Gore Modern Kurumlarda Bedenin Halleri daha once belirtildiği uzere Foucault, 18. yuzyıldan 20. yuzyıla kadar gecen
surecte iktidarın bedeni kusatması gerektiğine inanıldığı kanısındadır ve okullarda, hastanelerde, kıslalarda, atolyelerde, sitelerde, konutlarda, ailelerde rastlanan korkunc disipline edici rejimlerin buradan kaynaklandığı gorusunu savunur. Panoptisizm, temel islevini bu kurumlarda her bir bireyi tek tek denetleyerek, bireylerin bedenlerine nufuz ederek yerine getirecektir. Belirgin bir ornek olan cinselliğin denetimi, oncelikle oto-erotizmin denetlenmesi Avrupa’da 18. yuzyılda, İngiltere, Almanya ve Fransa’da birbirlerine yakın donemlerde ortaya cıkmıstır. Genclerin kendi bedenleri ile doğrudan kurdukları iliski panik yaratan bir tema olarak karsılanmıstır. Bu korku adına cocukların bedeni uzerine aileleri
aracılığıyla denetim olusturulmus, cinsellik gozetlenmeye, bedenlere iskence edilmesi yoluyla denetim altına alınmaya baslanmıstır. Beden, cocuklarla aileler arasında, cocukla denetim mercileri arasında bir mucadele konusu haline gelmistir. Siyasal iktidar kendini bedenin icinde gostermis ve bireyi, kendisine dokunmaması gerektiği konusunda uyarmıstır. Cinsel baskının nedenleri nelerdir sorusuna, insan bedenini isgucu olarak insa etmek amacıyla gidildiği cevabı verilse de, bu cevap cok tatmin edici gorunmemektedir. Cunku masturbasyonun denetlenmesine karsı seferberlik, henuz bir isgucu olusturmayan cocuklar uzerinde uygulanmaya baslanmıstır. Ayrıca burada soz konusu olan iscinin bedeni değildir. Bu, burjuvazi icinde, burjuvazinin kendisine karsı islettiği bir seferberliktir. İsci soz konusu olduğunda enseste cok dikkat edildiğini
soyleyen Foucault, bu soru icin net bir cevap verememis, cinsel kurallara uygunluğun, toplumun doğru islemesi icin kesinlikle kacınılmaz olduğuna uzun sure inanıldığını vurgulamakla yetinmistir. Foucault’nun cinsel edimleri normallestirmeye calısan psikanalizden yola cıkarak
one surduğu sav, bu uygulamanın, gunah cıkartma yordamlarının kurumsallasmasıyla ortaya cıktığıdır.* Bu anlamda Freud’un calısmaları koktenci bir kopusu temsil etmez; psikanaliz gercekte kendisine gunah cıkartmak amacıyla basvurulan bir olay-metindir ve rahiplerin ustlendiği gorevi 19. yuzyıldan sonra buyuk olcude psikiyatrlar devralır. Modernlikle birlikte akıl hastalarının bedenleri de denetim altına alınmaya
baslanmıstır. 18. yuzyıla kadar deli hasta statusunde değildi ve sistemli bir kapatılmanın konusu olmuyordu. Bir tur yanlıs ya da yanılsama olarak dusunuluyordu ve 18. yuzyıldan once bu insanlar icin ozel olarak kurulmus olan akıl hastanesi gibi bir kurum yoktu. 18. yuzyılda hasta statusunu aldığında, tıbbi iktidar deliliği ele gecirmis ve bir dizi fenomen, esas olarak, davranıs anormallikleri, cinsel anormallikler delilikle iliskiye
girmistir. Psikiyatrinin ve akıl hastanelerinin islevi normal dısı olarak kabul edilen bu insanları kontrol altında tutmak ve iyilestirmek gibi gorunse de aslında bu kurum 17. yuzyılda var olan kapatılma evlerini hastane olarak adlandırarak bir tur bilimsel bir goruntu kazandırmayı amaclamıstır. Uzerinde iktidar kurmayı amacladığı alan sadece akıl hastalarıyla ilgili alan değildir.

Psikiyatrik tıbbın etkileri her alanda gorulmustur: Ailede, okulda, fabrikada, mahkemelerde, eğitimde, cinsellikte, calısmada, sucta. Dusunurun psikiyatri aygıtı ile ilgili gorusu, bu kurumun iyilestirmek icin değil, belli bir insan kategorisi uzerinde belirli bir iktidarı isletmek icin kurulduğu yonundedir. Normal ve dengeli insanın imgesi psikiyatrik ve tıbbı bir iktidar ve “normallestirici” bir iktidar ile bunun bilgisi sayesinde olusmustur.
Psikiyatrlar, kendilerini doktordan cok kamu sağlığı gorevlisi olarak kabul edip, bir tur aklama operasyonu icine girerler. Yani, kargasa anlamına gelen, tehlike demek olan (bireyin hem kendisi, hem de cevresi icin) her seyi denetlemekle gorevlidirler.

Toplum her yerde bir yığın sorunla karsılasır; sokakta, is yerinde, aile icinde ve psikiyatrlar toplumsal duzeni sağlamakla yukumludurler. Toplumda meydana gelen karısıklıkları onarma isi onlara duser, psikiyatrinin gercek islevi budur. Oyle ki kamusal duzeni sağlamakla gorevli olan polis ve psikiyatr bu anlamda akrabadır ve 1830’dan itibaren psikiyatri suc alanına da el atar. Tıp, hukuku kusatarak, hukuka eklenerek ve ona islev kazandırarak genel bir toplumsal islev haline gelir. Boylece, gunumuzde iktidarın temel bicimi olan bir tur hukuki-tıbbi kompleksin temeli de 19. yuzyılda atılmıs olur . Modernitenin yarattığı bir diğer onemli kurum ise kapatılma evleri ile temeli atılmıs olan hapishanelerdir. Modernitenin bireyi mukemmellestirip, bedeni ve zihni ıslah etme amacı goz onune alındığında hapishanelerin de basından beri hastaneler,
okullar, kıslalar kadar mukemmel bir aygıt olması ve bireyler uzerinde titizlikle islem goruyor olması gerekirdi. Fakat Foucault’nun bu konuyla ilgili hipotezi, hapishanenin kurulduğu andan beri, bireyleri donusturmeye yonelik bir proje olduğu doğrultusundadır. Yani, O’na gore hapishanelerin, sucluları namuslu insanlar haline getirmediği, tersine yeni suclular uretmeye yaradığı ya da sucluyu daha fazla suca ittiği
daha 1820’de saptanır. Birisi hapishaneye girdiği andan itibaren onu lekeli biri haline getiren bir mekanizma islemeye basladığından, hapisten cıktığında yeni bir suc islemekten baska bir seceneği kalmamaktadır. Hapishane suca eğilimli insanlar uretir, cunku suca eğilimlilik iktisadi alanda olduğu kadar siyasi alanda da gereklidir.

Boylesi gruplar, iktidardaki sınıfın yararlandığı bir yığın yasadısı faaliyet icin kullanılabilir; burjuvazi kendi elleriyle yapmak istemedikleri yasadısı kacakcılıkları hizmetindeki suc islemeye eğilimli bu kisilere kolayca yaptıracaktır. Ayrıca, 19. yuzyılda iscilerin suca eğilimli insanlara karsı hissettikleri korku ve kini gormek, bu tur insanların siyasi ve toplumsal mucadelelerde gozetleme, propaganda grupları olusturma
gorevleriyle, grevleri engellemek ya da kırmak icin iscilere karsı kullandıklarını bilmek, Foucault’nun hipotezine paralel olarak, hapishanelerin sucluları ne sekilde donusturduğunu gosterir. Suc islemeye eğiliminin olmadığı bir toplum 18. yuzyıl sonunda hayal edilmis olsa da denetlenebilir bir yasa dısılık iktidar icin iyidir. Cunku, suc isleme eğiliminin olmadığı yerde denetleme kurumların ve polise de yer olmayacak, dolayısıyla iktidarın gucunu hissettirebilmesi icin herhangi bir nedene ve aracıya da ihtiyacı olmayacaktır.

Sonucta, Foucault iktidar kavramını devlet gibi bir ust yapıya bağlı olarak acıklamasa da, modernliğin iktidar analizi yapıldığında, egemenliğin ağırlıklı olarak devletin uzantısı olan belli kurumlar (hapishaneler, akıl hastaneleri, okul vb.) duzeyinde islediği ve bedeni denetleme ya da ıslah etme gorevinin ağırlıklı olarak bu kurumlara verildiği gozden kacmaz.

__________________________________
*Foucault bir zamanlar Hıristiyanlıkta yaygın bir bicimde uygulanan gunah cıkartmanın aslında cinselliğin ana yurdu olduğunu one surer. Ortacağda insanların yapıp ettikleriyle yakından ilgilenen papazlar, iman sahibine cinsel yasamları hakkında ayrıntılı
sorular sorarlardı. O donemde cinsellik toplumun gozunde yalnızca bedene iliskin bir alan olarak gorulmekteydi. Reform ve karsı
reform hareketleriyle birlikte cinsellik soylemi baska bir bicim aldı. Gunah cıkartırken papazlar insanların eylemlerini sorgulamakla
yetinmeyerek onların niyetlerini de sorusturmaya basladı. Bundan boyle cinsellik, bedenle birlikte zihnin de gozetilmesiyle
tanımlanmaya baslanmıstır.

 

Kaynak : Gökcen Meryem KILINÇ, Bedenin iktidar kavramına karşıt bir öge olarak vücut ve performans sanatında kullanılması, Yüksek Lisans Tezi