DİLEK BİRDİNÇ KUTZLİ

 

______________________________________________________________________________________________________________________________

GUERNİCA - PICASSO


Guernica_Picasso

İspanya'nın Bask bölgesinde önemli ve kutsal bir kasabadır Guernica. Vizcaya'nın eski siyasi merkezidir. Tarihte, altında Vizca'ya krallarının Fuerolara saygı göstereceklerine ant içtikleri eski bir ağaç vardır. Fuero; Bir şehrin veya devletin imtiyazlarını ve bağlılıklarını güvenlik altına alan eski bir İspanyol yasasıdır.

Yıl 1937 İspanya'da bir ihtilalle yönetime el koyan General Franco’nun anlaştığı Alman uçakları (Condor Lejyonu) Guernica kasabasını bombaladılar. Bu henüz başlamamış olan 2.Dünya Savaşı nın habercisiydi.

Sivil halk üzerinde yapılan bu katliam şüphesiz ne ilk ne de sondu. Ancak İngilizlerin İrlandalı ve İskoçlar'a uyguladıkları türden bir kıyımdı şüphesiz.

Pablo Picasso aynı yıl uluslararası Paris Sanat Fuarı'nın İspanya standı için bir duvar resmi siparişi almıştı. Picasso Guernica adını verdiği 7.80 metreye 3.50 metrelik dev bir resim çalışarak bu olayı kınadı. Bugün Amerika'da Newyork Modern Sanatlar Müzesi'nde sergilenen bu resim yağlıboya olmakla birlikte siyah beyazdır. Aslında bu resim ne o olayın tasviri ne de silahsızlanma çağrısıdır. Picasso bu duvar resminin geniş çerçevesi içinde bir kısım eylemleri ve sembolleri anıtsal bir düzenleme ile bir araya getirmiştir.

Resmi incelediğimizde resmin siyah beyaz olmasının nedeni olarak bombardımanın gece yapılmış olması ve ani gelen ölüm görebiliriz.

Resimdeki insan gözünü andıran ışık saçan ampul (bilincin gözü) aslında olayın karanlık olmadığı ve teknolojinin, medeniyetin aydınlık gözü altında bu vahşetin işlendiğini anlatıyor. Bu bize Mehmet Akif’in "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" tasvirini çağrıştırıyor.

Elinde kırık kılıcı ile yatan savaşçı kahramanca savunmanın alışılagelmiş sembolüdür. Can çekişen at, aslında can çekişen insanlık ve barışın ta kendisidir. Kucağında ölmüş bebeğine ağıt yakan anne hemen hemen bütün ressamlar tarafından işlenmiş Pieta’yı yansıtır. Pieta kucağında ölmüş İsa bulunan Meryem konusudur. Yangın içinde can çekişen haykıran, ellerini açmış insanlar, masum halkın acısını simgeler. Elinde gaz lambası taşıyan (özgürlük anıtını çağrıştıran) figür yarınlar için ümit vaat eder. Kızgın boğa figürü bütün dünyada gelişen milliyetçilik akımlarının İspanyol uzantısıdır. Resmin içinde yer alan gazete parçaları insanlığın buna kayıtsız kalmayacağı ve bu acının bütün insanlığa mal olacağı gibi imgelerdir.

Modern bir kilise mihrap panosu gibi üç levhalı dev bir tablo bugün resim ve sanat tarihi kitaplarının hemen hepsinde yer alarak Guernica’yı ölümsüzleştirir.

Kaynak : Rasim Soylu, 16 Ağustos 2004, Hürriyetim

PİCASSO
İspanya'da Gençlik Yılları

Picasso, çocukluğunda hiç durmadan resim yapmak istediğini hatırlıyordu. Ömrü boyunca esas olarak yaptığı da buydu: Sanat yapıyordu o, vaktinin çoğunu stüdyosunda ya da atölyelerde, heykel, seramik ve baskı yaparak geçiriyordu. İnanılmayacak kadar güçlü bir görsel belleği vardı, yapıt yaratmanın yeni yollarını keşfetmekle kalmıyor, çoğu kez kabul görmüş teknikleri, malzemeleri ve geleneksel konuları da baş aşağı çeviriyordu. Konularının esin kaynakları çok çeşitliydi: Sevgilileri, ailesi ve dostlarından oluşan yakın çevresi; olaylar ve mekânlar; sanat tarihi... En geniş anlamda, özel yaşamı sanatını besliyordu. Picasso'nun çalışma biçimi buydu, sanatına bunca güvenle yaklaşmasının kökeninde de, yurdu İspanya'da geçen çocukluğu yatıyordu.


Picasso'nun babası José Ruiz Blasco mütevazı ünü olan bir ressamdı. Oğlunun erken yaşta gelişen resim yeteneğini farketmiş ve onu teşvik etmişti. Genç Pablo, özellikle babasının yönlendirmesiyle yaptığı gerçekçi resimlerde ortaya koyduğu yetenekle dikkat çekmeye başlamıştı. Picasso, daha sonra bu resimlerin sanat okulunda yaptıklarından çok daha iyi olduğunu söyleyecekti. Aile 1895'te Barcelona'ya taşındıktan sonra don José, Bilim ve Merhamet gibi birçok resimde oğluna modellik de yaptı.

Kaydolduğu yerel sanat akademisinde yeteneğiyle arkadaşlarını ve öğretmenlerini şaşkına çeviren Pablo, 1897'de babasının öğüdüne uyarak Madrid'deki daha itibarlı San Fernando Akademisi'ne gitti. Ancak, derslerden çok çabuk bıkarak, vaktini kafelerde ya da sokaklarda çizim yaparak, ya da Prado Müzesi'nde İspanyol Sanatı'nın altın çağının eserlerini inceleyerek geçirmeyi tercih etti. Picasso, Goya'nın gravürlerini de kopyalamıştı; bunlar sanatçının son dönem baskı ve tablolarındaki boğa güreşçilerine, İspanyol beyefendi ve hanımefendilerine yansıyacaktı. Pablo'nun ailesi, oğullarının akademik bir ressam olarak başarı göstereceğini umuyordu, ancak genç Pablo Ruiz'in çok daha başka düşünceleri vardı.

Yüzyıl Dönümünde Barcelona ve Paris

1899 başında Barselona'ya döndü; sanat okulunu bırakmaya ve bir ressam olarak ün kazanmaya kararlıydı. Barselona'da çıkan yeni dergilerde illüstratör olarak çalışmaya başladı, Katalonyalı sanatçı ve yazarlarla arkadaşlıklar kurdu. Bu sanatçıların illüstrasyonları, afiş ve grafik çalışmalarının esin kaynakları, İspanya sınırlarının dışına taşıyor, Paris, Münih ve Londra'ya kadar uzanıyordu. Bu arada Pablo, İspanya'da Ruiz'den daha ender olan annesinin soyadını kullanmayı tercih etmiş ve yapıtlarını önce P.R. Picasso, sonra da sadece Picasso şeklinde imzalamaya başlamıştı.

On dokuzuncu yaş gününden birkaç gün önce Picasso, Fransa'nın başkentindeki kültür ve sanat yaşamı hakkında fikir sahibi olmak amacıyla, yazar ve sanatçı dostu Carles Casagemas ile birlikte ilk kez Paris'e gitti. Paris 1900'de dünyanın kültür başkentiydi ve son derece hareketliydi. Picasso ile Casagemas Paris'e gelir gelmez, şehir merkezine tepeden bakan Montmartre mahallesine yerleşmiş başka İspanyollar buldular. Bu mahallede, iki arkadaşın resim yapmaya başlayabilecekleri bir atölye ve özgürce yaşayan genç kadınlar (modeller) da vardı. Geceleri küçük tiyatro ve kabarelerin bohem dünyasını keşfettiler.

Ertesi yıl ilk Paris sergisini açtığında, bir çırpıda üretilmiş rengârenk kompozisyonları, sanatçının bu ilk gezisinin etkilerini yansıtıyordu. Eleştirmenler genç İspanyolu dikkate değer bulmuşlardı, ama aralarından biri, kompozisyonlarında çok fazla farklı sanatçının etkisinin görüldüğünü söyleyerek onu uyarmıştı. Bu eleştirmen, başka ressamların sanatını alıp yeniden yaratmanın, Picasso'nun gelecek yıllarda kendi bireysel yaklaşımını biçimlendirirken kullanmayı sürdüreceği yollardan biri olduğunu henüz bilmiyordu.

Kübizm ve Savaş Yıllarında Paris

Picasso'nun Georges Braque'la tanışmasının etkisi ise çok daha büyük olacaktı. Paris'e sanat öğrencisi olarak gelen Braque, daha önce usta bir badanacının yanında çıraklık yapmış, boyaların özelliklerini çok iyi öğrenmişti. Önceleri Matisse'in takipçisiydi, ama Picasso'yla tanışınca iki ressam birkaç yıl boyunca işbirliği yaptı. Sonuçta resme yepyeni bir yaklaşım getirdiler: Kübizm. İlk kübist tablolar eleştirmenlerce yanlış anlaşıldı; ressamların kompozisyonlarında formları ele alırken, her şeyden önce geometriyi kullandıklarını düşünen eleştirmenlerden biri, bu yüzden Braque'ın 1908 yılında yaptığı manzaraları "garip, küçük küpler" diye tanımladı. Ancak hem Braque, hem de Picasso'nun çıkış noktaları, matematiğin değil, resmin ilkeleriydi.

Şair Apollinaire, Picasso'nun kübizmindeki objeleri ve uzamı, ışık ile gölgeyi, hatta fırça darbelerini analitik olarak parçalama sürecini, bir cerrahın kadavrayı kesip biçmesine benzetmişti. Ama unutmamak gerekir ki, Picasso ile Braque objeleri simgelere indirgemek konusunda ne kadar ileri gitse de de, bütünüyle saf soyutlamayı tercih etmemiş, gerçekliği betimleme amaçlarından vazgeçmemişlerdi. Farklı bakış açıları, farklı eksenler ve farklı ışık kaynakları gibi tutarsızlıkların aynı anda ortaya çıkabileceğini, aynı şekilde, soyut simgelerin ve temsili öğelerin -örneğin gazete başlıkları- bir arada varolabileceğini kabul ediyorlardı. 1912'ye gelindiğinde, sanatçılar artık natürmortlara tahta ya da gazete resmi eklemek yerine, çizimlerine gerçek kâğıtlar yapıştırıyor ya da raptediyor (papier collé), gerçek bir doku elde etmek için boyalarına birtakım maddeler (örneğin kum) katıyor, böylece kübist yapıtların kendi kendini içeren, inşa edilmiş birer nesne oldukları kavramını bir adım ileri götürüyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı Paris'te yaşamı tamamen değiştirmişti. Toplumsal ve siyasi yapılar altüst oluyor, kültür yaşamı her düzeyde sekteye uğruyordu. Savaştan önce maceranın yanı sıra toplumsal ve sanatsal özgürlük arayışıyla Paris'e gelen sanatçılar ile yazarlar için artık bohem hayat sona ermişti. Birçok arkadaşı cepheye giderken, Picasso Fransa'da kalmaya karar verdi (vatandaşı olduğu İspanya tarafsız statüde olduğu için askerlik zorunluluğu yoktu). Bazı kompozisyonları kişisel durumunu ve savaş dönemi Parisinin genel atmosferini yansıtsa da, sanatı gelişmeye devam etti.

Picasso'nun edindiği yeni arkadaşlar arasında müzisyen Eric Satie ve şair Jean Cocteau da vardı. Cocteau bir süredir sirk temalı bir bale hazırlamayı düşünüyordu. Nihayet, gerçekleştirilmesi için fikir birliğine varılan Parade için Satie müzikleri hazırlayacak, Picasso sahne ve kostüm tasarımlarını yapacak, koreografiyi ise dansçı Leonide Massine üstlenecekti. Picasso ve Cocteau prodüksiyon üzerinde çalışmak için o sıralar İtalya'da turnede olan ve baleyi sahneleyecek olan Serge Diaghilev'in Ballets Russes kumpanyasına katılmak üzere 1917 yılının baharında Roma'ya gitti.

Yazlarını Paris'ten uzakta geçirmenin dışında Picasso yolculuk etmeyi pek sevmezdi. Yine de, seyahate çıktığında, edindiği tecrübelerden yararlanmayı bildi. 1917'deki yolculuğu, ömrü boyunca İtalya'ya yapacağı topu topu iki ziyaretten biriydi, ama Roma, Napoli ve Floransa'nın sanat ve mimarisinin etkileri yıllar boyunca sanatçının çalışmalarında hissedilecekti. Bu dönemin hem kübist, hem klasik tarzdaki kompozisyonlarına getirdiği anıtsallık, Roma kentinin muazzam ölçülerine ve İtalyan heykel sanatına bir yanıt olarak görülebilir. Ayrıca, Pompeii sanatındaki duvar resimleri ve erotik heykellerin de kalıcı etkisi olacaktı. Picasso, Rus dansçılar arasında ertesi sene ilk karısı olacak olan kızıl saçlı Olga Khokhlova'yı keşfetmişti.

Düzene Davet

Avrupa'da savaş sonrası hava, bir önceki dönemin iyimser ve özgürlükçü yaklaşımından çok farklıydı. Sanatçılar arasında bile bir uçurum oluşmuştu: Bir yanda sanatta klasik modellere ve değerlere dönülerek, savaş sonrasının yeni toplumsal düzenine uyulması gereğine inananlar vardı; diğer yanda ise çalışmalarında yıkıcı ya da sanatsallık karşıtı öğeler kullanarak, toplumsal ve kültürel yapıların çözülmesine tepki gösteren gayri memnun sanatçılar bulunuyordu. Ancak her iki grup da, birbirinden çok farklı amaçları olmasına rağmen, Picasso'nun çalışmalarının bazı yönlerini kendilerine yakın buluyordu.

Picasso'nun savaş sonrası çalışmalarını içeren sergileri, hem sanatçı dostlarının, hem de eleştirmenlerin kafasını karıştırmıştı. Kübizme sırt çevirdiğine, klasisizme döndüğünü sanıyorlardı. Sergilenen çalışmalar arasında, hem yapı ve renk açısından radikal biçimde basitleştirilmiş kübist natürmortlar, hem de figüratif kompozisyonlar vardı. Ne var ki, Picasso klasisizm uğruna kübizmi bırakmamıştı. Daha önce de gördüğümüz gibi, her iki yaklaşım da bir arada varolabiliyor, hatta biri diğerini besleyebiliyordu.

1920'lerin başlarında Picasso karısını ve küçük oğlu Paolo'yu betimleyen anıtsal, ama bir o kadar da hacimsel çizim ve yağlıboyalar yapıyordu. Heykel gibi ele alınışları ve antikçağ sanatını hatırlatan figürleri yüzünden "klasikçi" olarak da yorumlanan bu çalışmalar, sanatçının eski ustaların tablolarından; anıtsal İtalyan sanatından ve on altıncı yüzyıl maniyerist ressam ve heykeltıraşlarından esinlendiğini gösterir.

Kaynak: SSM Sakıp Sabancı Müzesi

 

©dilek birdinç kutzli 2012