DİLEK BİRDİNÇ KUTZLİ

 

 

______________________________________________________________________________________________________________________________

SANATTA ŞİDDET

Öncelikle neden dünyamız bu kadar şiddetle dolu? Sanatçı bu şiddeti yansıtırken izleyeni duyarsızlaştırıyor mu? Örnegin hemen aklima Dijon Akademisinin düzenlediği bir yarışmada sorduğu o ünlü soru geliyor, „bilimlerle sanatların ilerlemesi erdemimizi geliştirdi mi?“ ki bu soru J.J.Rousseau’yu müzikciyken çağının önemli düşünürlerinden biri yapıyor. Ona göre, edebiyat, sanat ve bilimler insanlari kuşatan zincirleri çlçeklerle süsler, tutsaklıklarını sevdirir ve onları sözde uygar insan kılığına sokar. Roussea’ya göre ilkel insan eşit ve özgürdü. Ama kişisel yorgunlugunu azaltmak için uygarığıi istemiş, oysa uygarlık ondan daha büyük yorgunluklar isteyerek onu aldatmıştıir. Söylevini şöyle bitirir; eşitsizlik, doğal değildir, gücünü insan aklının gelişmesinden almakta ve sonunda mülkiyet yasalarıyla gerçekleşmektedir. Çoğunluk yoksulluktan kıvranırken bir avuç kişinin gerektiğinden çok şeyleri bol bol ellerinde tutmasi doğal yasaya-bu doğal yasa ne türlü yorumlanırsa yorumlansın- açıkça aykırıdır.
Volter’se kendisine yapıtını gönderen Rousseau’ya şu karsılığı verir: Bizi yeniden hayvan yapmak icin hiç kimse bu kadar kafa patlatmamıştır.... Sonrada kötüye kullanıldığı halde sanatları sevmek gerektiğini de ilave eder. K ötülükler bulunduğu halde toplumu sevmek gerektiği gibi der.... (düşünce tarihi Orhan Hancerlioğlu’ndan kısaltılmış özet)

Durum günümüze ne kadar uyuyor değil mi? Sadece şekil değiştirmiş. Ama sanatcçı artık zincirleri süsleyen kişi değil, artik zincirleri olağanüstü çirkinliği ile gösteren kişi.

Konuyu araştırırken bir de şu paragrafa rastladim :
“insanin içinde, bu şiddet yaşama isteği ölçüsünde yoğun ve güçlüdür. Şiddetin bu denli güçlü olmasi yaşamın kendi sakatlığına dayanamayıp başkaldımasındadır; insanin yıkıcı ve sadist bir yeti geliştirmesinin nedeni insan olması, bir nesne olması, yaşamı yaratamadığı için yoketmeye kalkışmasıdır. (sevgi ve siddetin kaynagi Erich Fromm)

Sanatçı da yaşamıin sakatlığına dayanamayıp başkaldıran kişi değil midir?  Ve bir insan olarak yıkıcıi ve sadist eğilimleri de içinde taşımaktadir, sakatlık ne kadar büyükse sanatcının da onu yansıtmasıi o derece çarpıcı olabiliyor. Marina Abramovich’in normal bir kimlik olduğunu söyleyebilir miyiz örnegin. Ya da Orlan’in. Ya da Hermann Nitsch'in.... Herman Nitsch kan dolu yapıtlarında; doğal ama toplumsal açıdan baskı altında olan saldırganlığından kurtulmayı ummuştur. Belki bu kişiler "normaldir" çünkü gördüklerini yansıtmaktadır, Nasıl bir travma yaşadılarsa.... Diğerleri ise şiddeti eyleme dökmektedirler, sadece öldürmekte, tecavüz etmekte, çalmakta ve yok etmektedirler. Yaşamı yeniden kurguluyor, belki kendi öfkelerini, yıkıcı ve sadistik yetilerini kendi bedenlerinde uygulayıp bize iletiyorlar. Bu sanatçıların işlerine bakarken, belki de sakatlanan yaşamı görmemiz gerekiyor.Temelde bize iletilen mesaj bu.

 

 

 

 

 

 

 

 

Karen Horney’de baska fakat benzer bir yaklaşım getiriyor. Karen Horney, Freud’un derinlik psikolojisini gelistirerek, libido kurami yerine temel kaygı kuramınıi koyar. Ona göre, her bireyin icçinde taşıdığı temel bir kaygı durumu vardir ve bu kaygi onun tüm yaşamınıi belirler.

Şöyle diyor „çağdaş kültür, ekonomik açıdan bireysel rekabet ilkesine dayanmaktadır.Yalıtımış birey ayni grubun öteki bireyleriyle savaşmak, onlariı aşmak ve sık sık onlari bir yana fırlatıp atmak zorundadır. Birinin avantajı çoğu durumda bir başkasının dezavantajıdır. Bu durumun ruhsal sonucu, bireyler arasindaki yaygın düşmanca gerilimdir. Herkes, başka herkes icin gerçek ya da potansiyel bir rakiptir.....bknz. „Çağımızın nevrotik kişiliği Karen Horney“

Yukarıdakıi durum okulda, kardeşler arasında, iş yaşamında, siyaset ve politikada her an içinde bulunduğumuz bir durum. Bu duruma modernliğin sonuçlarınıi da ilave edersek, soyut sistemlere olan güvenin yıkıması, hayal kırıklıkları, uygar ilgisizlik, toplumsal anlamın yitirilmesi hepimizi nevrotik bireyler haline getirmektedir. Böyle bir dünyada, sanatçı (ki o da insan olduğuna göre) giderek daha vahim bir şiddeti yansıtmaktadır.

Sanatçı önce kendiyle yüzleşir şiddeti yansıtırken örneğin Louise Bourgeois ailede babasından gördüğü şiddeti, büyük ölcçüde işlerine yansıtmış, baba terörü, fallik dönem takıntıları işlerinin temelini oluşturmuş, giderek feminist bir kimlige bürünerek ataerkil bir sosyal yapı üzerinde kadına yönelik baskılar onun işlerinin giderek daha feminist bir kimliğe bürünmesine yol açmis ve böylece toplumla yüzleşme de gerçekleştirilmiştir.

 

Louise Bourgeois

 

Marina Abramović

Herman Nitsch

Herman Nitsch

 

 



 

 

 

 

 

 

 

Soruya geri dönersem, bence, bazi sanatçıların işlerinde görünen şiddet, onun önce insan olarak  neler yasadığı ile yakından ilgilidir. Sanatçı eğer yaşadığı, gördüğü ve öğrendigi şiddeti yumuşatma gibi bir kaygının tuzağına düşerse, J.J.R.nun dediği gibi zincirlerimizi çiçeklerle bezemiş olmaz mi?

Dilek Kutzli.

 

 

 

 

 

 

 

©dilek birdinç kutzli 2012